Zeynep Üner’le Moda 2.0

Vogue Türkiye Kreatif Direktörü Zeynep Üner’e sosyal medyanın moda, fotoğrafçılık ve alışkanlıkları üzerinde yarattığı değişimleri sorduk. DSC7469-copy-2

Hayatımız artık sosyal medyanın hakimiyeti altında. Dijital çoğu zaman kararlarımızı ve önceliklerimizi dahi etkiliyor. Bu durum senin moda anlayışını ve modaya bakışını nasıl değiştirdi?

Sosyal medya markalar, tasarımcılar için çok iyi bir ulaşım aracı oldu. Modayı, trendleri lüksten aldı, sokağa taşıdı. Markalardan artık herkesin haberi var, trendler anında yayılıyor. Benim modaya bakış açımı değiştirmedi ama insan gözlemlemeyi seviyorum, modanın podyumdan gerçek hayata uyarlanışını izlemeyi seviyorum ve bundan besleniyorum. Bu anlamda katkısı çok. Sosyal medya bir yandan tüketimi hızlandırdığı için sektörün işine gelse de bir “follower” olarak beni yorabiliyor.

Sosyal medya demişken, Instagram hesabın oldukça popüler… Instagram fotoğrafçılığı ile fotoğrafçılık arasında ne fark var?

Instagram ilk çıktığı zamanlar ‘Instagram fotoğrafçılığı’ gelişti belki ama artık başka bir şekil aldı ve başka misyonları var. Fotoğrafçılıkla kıyaslamam mümkün değil. Her ikisini de emek sarf ettikçe, birlikte yaşadıkça geliştiriyorsunuz. Elinizde her gün, defalarca fotoğraf çektiğiniz bir smartphone varsa, o telefonun kapasitesini en iyi şekilde kullanmaya başlıyorsunuz. Elinizde bir Canon Mark 3 olursa ve her gün defalarca kullanırsanız, onda da gelişirsiniz.

Benim Instagram fotoğraflarım epey beğeniliyor, hatta belki birçok fotoğrafçıdan fazla takipçim var ve birçoğundan güzel fotoğraf yüklüyor olabilirim. Çünkü Instagram hesabıma, koyduğum fotoğraflara özeniyorum ama bu benim iyi bir fotoğrafçı olduğum anlamına gelmiyor. Bambaşka teknikler, bambaşka bir eğitim diğeri. Instagram güzel bir tetikleyici olabilir, gerçekten fotoğrafa önem verdiğinizi anlamanızı sağlayabilir. Kendi içinde harika projeler üretebilirsiniz. Bir moda çekimi bile yapabilirsiniz Instagram’da –ki yapanlar var-. Yine de elmayla armutu kıyaslamak olmaz.

Instagram paylaşımlarında bolca İstanbul var. Moda Haftası gibi etkinlikler yapılıyor ama İstanbul ruhu sence yeterince içselleştirildi mi? Barselona sokaklarındaki gibi Gaudiesk mozaikli küpeler takan, şehri üstünde taşıyan kadınları ne zaman göreceğiz İstanbul’da? Bu nasıl sağlanır?

Biz hep Batı’yı sahiplenmeye hevesliyiz. Bir Türk tasarımcı “Alexander Wang ya da Riccardo Tisci gibi” tasarım yapsa bayılırız. Aynı hevesi kendimizi, kendi tarihimizi, doğamızı, dokumuzu sahiplenmek için kullansak keşke. İstanbul’la ilgili tasarım deyince korkmasak, “Ne yani cami mi kullanayım, çini mi, Osmanlı figürü mü tasarlayacağım?” demesek… Herkes yetiştiği, yaşadığı yerden, tecrübelerden besleniyor aslında. O modern, genç bakışımızı kendimize yöneltsek harika işler çıkarırız.

Asıl işin Vogue Türkiye’nin kreatif direktörüsün. Hatta bir Instagram post’unda “Anlatmak güzel” diyorsun. Kendini en kolay ifade edebildiğin alan/alanlar hangileri?

Yazı ve fotoğraf, dağ ve deniz kendimi en bulduğum ve en çok ifade ettiğim alanlar. Onun için Instagram’ı seviyorum. Hepsini oraya koyabiliyorum, altına da içimden geçeni yazarak ya da yazmayarak derdimi anlatabiliyorum.

Andy Dufresne ismi senin için ne ifade ediyor?

20’li yaşlarımın başına kadar en sevdiğim filmin, The Shawshank Redemption’ın ana karakteri. Pes etmemesi, pozitifliği, umudunu hiç kaybetmemesi; hatta kilit kelimesinin “umut” olması yıllarca ilham verdi bana. Ama 20’lerimin sonuna doğru, yani 2000’ler Türkiyesi için çok naif  kaldı artık Andy Dufresne karakteri.

Bir insan stilini nasıl bulur?

Kendini bulursa.

Bir koltukta birçok karpuz taşıyorsun ama “Gönlüm fotoğrafçılıkta” diyorsun. Bu tutku nasıl başladı? Onu nasıl besliyorsun?

Kendimi bildim bileli var ama keşke mesleğe dönüştürebilseydim. 7-8 yaşında boyumdan büyük kameralarla film ya da fotoğraf çekiyordum. Lisede fotoğraf kulüplerine üyeydim. Hayatım boyunca “ışık” beni mutlu eden şey oldu. Güzel ışık alan ev, güzel ışık alan otel odası, kafe… Fotoğraflarda hep az oldum çünkü olduğum yerlerde hep ben fotoğraf çektim. Gezmek besliyor. Farklı mekanlar, farklı insanlar; farklı ışık alan, farklı rengi olan şehirler… Ve çok fotoğraf çekmek. Çok Tetris oynadığımız dönemlerde gözünüzü kapatınca yıkılan blok görürdük ya, çok fotoğraf çektikçe hayatı da öyle görüyorsunuz.

Dolabının “Onlarsız çıkmam” dediğin parçaları neler?

Siyah şeylerim ve deri ceketlerim.

Nasıl beslendiğinden, ilgi alanlarından bahsettik. Ya suçlu zevklerin?

Guilty Pleasure’larım zayıf, galiba çok çalışıyorum. Nazlı Ilıcak ve Nagehan Alçı’yı seyretmek olabilir.

NetWork’ün çizgisini nasıl buluyorsun?

NetWork’ün hem kadın hem erkek koleksiyonunu modern, yalın ve başarılı buluyorum. Akla ilk gelen iş kadını ve adamı için daha ideal olduğu. Keşke bütün iş adamları ve kadınları Koray Birand’ın çektiği NetWork ilanları gibi olsa.

_DSC7458_DSC7450 copys

Röportaj: Ali Murat Ergül

Fotoğraf: Özkan Önal

Ceket: NetWork

 

Be first to comment