Kerem Görsev ile Emirgan’dan Dünya’ya

_DSC8459 copy__

İlk albüm “Hands & Lips” yayınlanalı tam 20 yıl oldu ve onbeşinci albüm “Emirgan” geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı. Aradan geçen bu uzun zamanda hayatında en çok neler değişti?

‘’Hands and Lips’’ 94’te çıkmıştı. Esasında hayatımda bir değişiklik olmadı. Bu süreçte hayatımdaki tek değişiklik 2000 yılında doğan kızım oldu. Hayat aynı şekilde devam ediyor fakat 1994’deki dünyanın ekolojik dengesini, sosyo-ekonomik durumlarını düşünürsek, bugün ile arasında çok büyük farklar var. Değişen şeyler onlar oldu. Ben müziğimde geleneksel alt yapımı koruyorum; kontrbass, piyano, davul gibi. Bu süreçte dünyadan, tabiat olaylarından, kişisel olaylardan ve hayvanlarımla olan ilişkilerimden etkilendim. Bu yirmi sene içinde yaşadığım olaylar bana müzik olarak geri geldi. O zamandan bu zamana yaşadığım hayat belirli aralıklarla benden albüm yapmamı istedi. Ben hiç bir zaman piyanonun başına bir beste yapayım veya bir albüm yapayım diye oturmadım. Albüm yapma hevesim çok oldu ama albüm yapmaya inandığım zaman hissettiğim duygularla o albümü yaptım. Yani albüm yapmış olmak için hiç bir zaman albüm yapmadım. Bu süreç böyle devam ediyor. Şimdi “Emirgan” çıktı ama benim başka bir hayalim var ve onun peşindeyim. Bu yıl New York’ta kaydedeceğim Spring Water isimli albüm… Yine Alan Broadbent, büyük orkestra için aranjmanlarını yapıyor. Yani değişiklik yok işte. Bir albüm bitiyor ondan sonra hayallerim beni başka bir yere götürüyor. Hayaller bittiği zaman da her şey bitiyor zaten. Elim ayağım tutana kadar, zihnim çalıştığı sürece yapmak istediğim şey piyanonun üzerindeki siyah beyaz tuşlara basıp müzisyen arkadaşlarımla birlikte yeni müzikler yapmak.

Albümünün adına semtinin ismini verecek kadar “Emirganlısın” artık. Hangi özellikleri senin için Emirgan’ı bu kadar özel kılıyor?

Emirgan hepimizin bildiği gibi 400 yıllık bir Osmanlı kenti. Emirgan bir sahil kasabası. Emirgan bir kaçış noktası. Emirgan’ın çok büyük hikayeleri var. Ben sadece 2001’den beri Emirgan’da oturuyorum. 100-150 yıldır orada oturan aileler var ve Emirgan’ın esas sahipleri onlar. Ben de şimdi Emirgan’da oturan bir insan olarak oranın keyfini çıkarmaya çalışıyorum. Çınarlı Çay Bahçesi Emirgan’ı benim için en önemli yapan yerlerden biridir ki bu parçanın, Emirgan albümüne ismini veren Emirgan parçasının notaları orada bir türk kahvesi içerken çıktı. Sonra koşa koşa eve gidip parçanın başındaki iki akoru bastım ve melodiye göre yazdım. O da o anda çıkan bir melodiydi. Emirgan’ın benim için başka bir güzelliği de sabahları bakkalımızın poşetin içinde gazeteyle ekmeği getirmesi. Büyük bir keyif. Ayrıca Emirgan Parkı’nda köpeklerimle yürüyüş yapmak çok hoşuma gidiyor. Tabi Nisan ve Mayıs ayları hariç. Çünkü Emirgan Lale Bayramı olduğu zaman adım atacak yer olmuyor oralarda. Diğer zamanlarda bomboş. Ağaçlar, sincaplar… Sanki New York’un Central Park’ı gibi. Kimsenin kimseye karışmadığı bir yer. Yürüyüşünüzü yapın, oturun, çimlerin üstünde yatın… Emirgan’ın o güzelliği vardır. Emirgan’ın başka bir güzelliği de hemen yanımızda Sabancı Müzesi’nin olması. Dünyanın en efsanevi sanatçılarının eserlerini getiriyorlar. Rodin vardı, şimdi Miro’nun sergisi var. Hemen onun yanında da bir konser salonu var. O da güzel, ara sıra aktiviteler oluyor. Benim için Emirgan’ın bir başka güzelliği de geçen seneye kadar sahilden denize girebiliyor olmamdı. Şimdi kazıklı yol yapıyolar. Bakalım yine bir yer bulup atlayacağız. Ben oradan denize girip tokyolarla, beline havluyu sarıp ondan sonra çay bahçesinde bir kahve içip yürüyerek eve gitmeyi seviyorum. Çok keyifli bir şey. “Aa piyanocu denize giryor” falan diyorlar bana. Sorun değil. Ferit de şaşırıyor, inanmıyordu bana eskiden. Sonra fotoğraf çekip yolladım, belgeledik. Bir de çok sakin ve dingin bir yer, hiç gürültü patırtı olmuyor. Bu da benim özellikle bahar aylarındaki ruhsal yapımı tetikliyor ve bana müzik yapmak için çok iyi bir ortam hazırlıyor. Ben sessizliği ve dinginliği çok severim. Orada onu yaşıyorum.

İstanbul için olumlu, olumsuz onlarca sıfat kullanabiliriz ancak bu şehir için herkesin fikir birliğine varacağı bir tanım yapmak istersek bu kuşkusuz “kendine özgü” olur. İstanbul cazının kendine özgü tarafları neler?

Ben İstanbul cazı diye bir şey kabul etmiyorum. İstanbul cazı diye bir şey olmaz. Kahve gibi düşünün cazı. Mesela arapların içtiği kahve nedir? Mırra. Türklerin içtiği kahve, Türk kahvesi. Yunanlar Greek kahve diyorlar ama Türk kahvesi gibi. İtalyanlara bakıyoruz Cappuccino, Latte. İsmi ne? Yine kahve. Almanlar yine hazır kahve içerler. Brezilyalıların içtiği başka bir kahve vardır. Amerikalıların da Amerikan kahvesi vardır; sabah acı acı içersin. Hepsinin adı kahve bunların. Hepsinin de adı caz. Amerikan cazı swing eder. Gerçek caz amerikan cazıdır. Kuzey cazı vardır. Kuzey cazında kaos ve bunalım vardır. Ben öyle hissediyorum. Çünkü kuzey ülkelerinde güneşi 2-3 saat görüyorsun. İtalyancası yeni dünya müzisyenlerinin çıkardığı kendilerine has birşey. Fransızların özellikle iyi caz müzisyenleri var. Şimdi Türk cazı deyince akla hemen oryantal, Osmanlı motifleri yahut Türk motifleri vs geliyor. Bunları yapan Okay Temizin grupları vardı. Başka pek çok gruplar da var. Burhan Öçal’ın yaptığı pek çok şey var. Ben bu noktada caza daha klasik bir kulvardan bakıyorum. Ben klasik müzik eğitimi aldım.1967’de konservatuara girdim. Klasik soundları çok seviyorum. Klasik müziği çok seviyorum. Yapmış olduğumuz şey de yine geleneksel Amerikan ritimlerinin ve Amerikan armoni sisteminin üstüne. Bu yüzyılda, İstanbul’da yaşadığım ve hissettiğim olayları müziğime döküyorum. Bunu İstanbul Müziği olarak nitelendiremem. Ben sadece İstanbul’da yaşayan bir caz müzisyeniyim. Ne hissediyorsam, onu müziğime döküyorum. İlla Türkiye’de yaşıyorum, İstanbulluyum diye Türk Müziği enstrümanlarını müziğimin içine koymalıyım diye bir düşüncem yok. O zaman moda peşine düşeriz moda müzisyeni oluruz. Yaptığın müziğin bastığın her notanın arkasında duracak müzikler yapacaksın ki yarın öbür gün seni yaptığın müzikle yargılayacak olduklarında sen hemen cübbeni giyip yaptığın, inandığın şeyin arkasında doğru dürüst durup kendini çok iyi bir şekilde savunabilesin, ifade edebilesin. Bu neye geliyor; inanmayacağın hiç bir notaya basmayacaksın, inanmayacağın hiçbir konsorsiyumun içerisinde bulunmayacaksın. Ben yaptığım müziği şöyle tanımlayabilirim; akustik enstrümanlarla çalınan, Amerikan caz armoni sisteminin ve Amerikan ritimlerinin üstüne kurulu, büyük orkestralarla, trio formatında, nefesli enstrümanlarla, vokalistlerle çaldığımız, akustik bir caz sound’u. Uzun ama ben kendimi ancak böyle ifade edebiliyorum.

Caz 19. yüzyıldan bugüne birçok alt dala ayrıldığı gibi, yeni nesil janrların da atası oldu. İnternetin etkisiyle artık bir müzisyenin bile takip etmekte zorlanacağı kadar yeni hibrit müzik türleri var. Bunlar arasından senin dinlediklerin kimler?

Bilindiği üzere batılı manada ilk öne çıkan müzik klasik batı müziği. Barok çağda, Hendell, Telemann ve Bach var. Klasik müzikten sonra dünyada var olan müzik tarzı 1870’lerden sonra caz. New Orleans’ta blues’dan çıkan bir müzik caz. Caz 1920’lerde 30’larda big band’lerle tanınmaya başladı. Cotton Club ve Duke Ellington Big Band’in turnelere çıkması ve cazın Avrupa’ya sıçramasıyla birlikte yayılmaya başladı. 1930’lar, 40’lar 2. Dünya savaşından sonra dans müziği olarak balolarda insanlar cazla dans ediyordu. Sonra 1950’lerde Elvis Presley ile beraber Rock’n Roll çıktı. Bu gençliğe yeni bir kan gibi oldu. Herkes Rock’n Roll’un, Elvis Presley’nin peşinden koşmaya başladı. Ama caz yine caz olarak kalıyordu. 1960-61’de İngiltere’den Liverpool’dan pop ateşi Beatles çıktı ve pop müziği başladı. Zaten Rock’ın ve Pop’un doğduğu yer orası. Yine gidiyoruz böyle 65’lere 66’lara 67’lere rock müziği çıktı dünyada fakat 67’de de dünyanın yaşayan son efsane tenor saksafoncusu John Coltrane öldü. Mesela John Coltrane’in 1956 ile 67 yılları arasında yaptığı müzikler… Charlie Parker, Miles Davis… Ne piyanistler, Erroll Garner’lar… Yeni müzikler çıktı da caz öldü mü? Hayır. Yeni çıkan müziklerin alt yapısında cazdan beslenen armonilerin üstüne bunlar inşa edildi. Caz, müziğin Rolls-Royce’udur. Elle yapılır, elle çalınır. Fişini çektiğin zaman sesi kesilmez cazın. Çünkü caz bir tahta müziğidir. Kontrbass, piyano, davul, insan sesi, trompet, saksafon, trombon bunların hepsini akustik olarak çalıp, dünyanın heryerinde sesini duyurabilirsin. 67’de rock çıktı, işte Suzi Quatro, Joan Jett, Rolling Stones falan millet iyice farklılaşmaya başladı. Yeşil devrim başladı, 68 kuşağı, protest kuşak fakat o zamanlarda yine caz aldı başını gidiyor. 1970’lerin ortalarında Herbie Hancock, Headhunters diye bir album çıkartıp elektronik müziği cazın içine koymaya başladı. Daha sonra Miles Davis’in son 12-13 senesinde Gil Evans’la yaptıklarından sonra daha modern, biraz elektronik müzikler oluşmaya başladı. O zaman da caz öyle tanımlanmaya başladı. Halbuki o zamanlar da caz Bill Evans, Tommy Flanagan, Hank Jones, Oscar Peterson ve daha niceleri ile devam ediyordu. Kenneth Bellen ile 80’lerden sonra da devam etti. Biz cazı takip ediyorduk, insanlar popüler müziği takip ediyordu. Daha sonralara gelirsek, bu sefer teknolojik enstrümanlar çıktı caza yön verici sesler bulunmaya başladı. Yani bir tane enstrüman çıkıyor X5813 diye 6 sene sonra onun bir modeli çıkıyor, onun içine o çipi takıyorsun onun sesi başka oluyor falan… Bu sefer prodüktörler ve gençlik bu işin satışlarla ilgili yolunu değiştirmeye başladı ama caz yine Rolls-Royce. Cazın daha kişiliğinde bozukluk yok. Bazı müzisyenler moda peşinde koşup paraya kanıp, arzu etmediği istemediği müzik türlerinin içine prodüktörler tarafından itilerek düştü. Büyük paralar kazanmaya başladılar ama öteki tarafta yine Amerika’da Kenneth Bellen 250 dolara New York’ta caz klübünde çalıyordu. Gelelim son dönemlere; pek çok müzisyen yine yapmak istediği fakat yapamadığı şeyleri belli bir olgunluğa ve maddesel güce kavuştuktan sonra tekrar yapmaya çalıştılar, akustik hikayelerine dönmek istediler ki, istedikleri yere hiç bir zaman gelemediler. Bir de şöyle bir tarz var mesela West Coast, East Coast. Los Angeles tarafında olan dünya devi müzisyenler var. Mesela Dave Grusin, Bob James, Abraham Laboriel, Ernie Watts… Bunlar kendi tarzlarını yaratarak, pop caz, smooth caz, fusion caz gibi son derece başarılı ve dünyayı peşinden koşturan caz armonileri yarattılar. Bazen piyano, bazen Fender Rhodes, bazen keyboard, gitar ağırlıklı ve nefesli çalgılar kullanarak müzik yaptılar. Bu şapka çıkartılıp saygı duyulacak bir tarz ama yine de benim hangi tür müzik dinlediğimi merak ediyorsanız ben klasik müzik dinlerim. Akustik müzikler dinlemeyi çok severim. R&B de seviyorum. Esasında benim için müziğin bir hikayesi olması lazım. Bir hikaye bir masal anlatırsa o sahneden dinlediğim masal da beni etkiliyorsa ben o müziği dinlerim. Bu bir Aşık Veysel de olabilir, Neşet Ertaş da olabilir, Münir Nurettin Selçuk’un yazdığı o dönemlerdeki parçalar da olabilir. Çünkü o dönemlerde yani 1940’larda 50’lerde, esasında yaptığımız şey aynı. Burda da biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkarız diyor; dünyanın ekolojik dengesi pırıl pırıl, denizler güzel, ormanlar güzel; öteki tarafta da Hoagy Carmichael yazmış Stardust, Skylark, How Deep is The Ocean? Dünyadaki bütün müzikler esasında aynı. Sadece akustik olarak ben o tarzlarla ilgilendim. Dinlediğim müzik tarzları da söylediğim gibi %80 klasik dinliyorum, %20 caz dinliyorum.

_DSC8450 copy__
Türkiye’ye bakıldığında caz müzisyeni olarak tanınan isimler ne yazık ki sayılı. Bizim müzisyenlerimiz mi cazda uzmanlaşmayı tercih etmiyor yoksa piyasa koşulları ve talep mi yeterli değil?

Hayattan ne beklediğinize bağlı bir şey. Bizim grubumuz belli. Kerem Görsev Trio denince herkes Ferit Odman’ın ve Kağan Yıldız’ın 2006’dan beri bu grupta olduklarını bilir. Beraber 2008’de Diversion’ı yaptık, 2010’da Londra Filarmoni Orkestrası ile Therapy’yi yaptık, 2013’te Prag Filarmoni Orkestrası ile To Bill Evans’ı yaptık. Bizim tarzımız, duruşumuz belli. Hiç bir zaman da bizim istemediğimiz bir müziği bir madde karşılığında kimsenin yaptıracak gücü de olamaz. Bizim duruşumuz biraz inatçı, biraz at gözlüğü takmış gibi ama bizim taktığımız at gözlüğü pleksiglastan. Biz etrafımızı da görüyoruz. Serzenişte bulunmamak lazım. Herkes zorluklar yaşıyor. Ben de hiç arzu etmediğim yerlerde çalıştım. Bunlar şimdi burada Kemalettin Tuğcu hikayeleri gibi olmasın. Ben de çok zorluklar çektim, hala zorluklar çekiyoruz ama şimdi biraz daha hayat bize kolay olmaya başladı; hiç olmazsa belli bir çizgimiz var. Duruşumuzun ne olduğunu geniş kitleler öğrenmeye başladı. Onun için serzenişte bulunmuyoruz. Bu olduğumuz konumu daha iyi nerelere getirebiliriz, Türkiye’de caz müzisyenleri nasıl daha iyi pozisyonlarda kendilerine ortam yaratırlar, nasıl şartları daha iyi olur, çaldıkları müzikler, çaldıkları ortamlar çaldıkları yerlerde iş verenle ilişkileri nasıl daha iyi olur… Bunlar çok önemli. Biz de bunları düzeltmek için mücadele ediyoruz.

Emirgan’ın ilham kaynaklarından biri olduğu aşikar. Sana besteler yaptıran, ilhamını tetikleyen başka diğer unsurlar neler ?

Doğa, denizler, denizle benim aramda olan ilişki, ailemle olan ilişkim, hayvanlarımla olan ilişkim, kadın-erkek ilişkileri, Türkiye’nin sosyo-ekonomik durumu, dünya hareketleri yani yaşanmışlıklar müzik olarak geri döner.

Televizyonda program yaparken veya bir programa konukken, konserde seyirci karşısındayken ya da günlük hayatta giyim tercihlerin nasıl şekilleniyor?

Ben rahat şeyler giymeyi severim. Çok ciddi konserler olduğu zaman, ki bizim konserlerimizin çoğunluğu konser salonlarında, başka bir yerde çalmıyoruz, hepimiz takım elbiseli ve ciddi oluyoruz. Çünkü o konser salonunda şaheser bir piyano oluyor. Bir kere piyanoyu gördüğü zaman insanlar bir ciddiyete bürünüyor. İnsanların salonda oturuşu bile değişiyor. Ben de yıllar evvel biraz mezbele çıkardım sahneye. Amerikalı müzisyenlerle çalışırken onlar jilet gibi geliyorlar, ayağındaki ayakkabıların güzel olmasına rağmen sahnede giyeceği ayakkabıları ayrı bir torbada getirip orada değiştiriyorlardı. Benim de altımda jean pantolon, spor bir ayakkabı, bir tane caz t-shirt’ü bir de bir bel çantası oluyordu. Böyle bir sürü fotoğraflarım var 90’lı yılların başında. Sonra Allen Harris bana söylemiştir “Daha ciddi çıkalım, insanlara daha saygılı görünelim.” diye. Hakikaten de eski caz müzisyenlerine baktığınız zaman Miles Davis, Coltrane’lar hepsi böyle siyah beyaz. Daha sonra orkestral konserlerim oldu. Dolayısıyla alıştım böyle takım elbise giymeye. Artık tek kabul etmediğim şey günlük kıyafetle sahneye çıkılması.

Moda ve stil senin için ne ifade ediyor? Modayı yakından takip eder misin?

Yakından takip ettiğimi söyleyemem. Her şeyden once giydiğim kıyafetin benim için rahat olması lazım. Jean pantolonları ve günlük spor ayakkabıları seviyorum. Caz T-shirtü koleksiyonum var, onları giymeyi seviyorum. Yazın güneyde iki tane tokyo, üç tane şort, beş tane mayo, on tane t-şhirt’le bütün sezonu geçiriyorum. Kösele ayakkabı giymekten hakikaten hoşlanmıyorum. Kısacası bu senenin trendi diye alayım dediğim herhangi bir şey olmadı hayatımın hiçbir döneminde.

Röportaj: Ali Murat Ergül
Fotoğraflar: Özkan Önal
Styling: NetWork
Yer: Kerem Görsev’in Evi / Emirgan
Kerem Görsev’in NetWork trikosu 

için tıklayın.

 

 

 

Be first to comment